SON DAKİKA

Bursa Giresun Havadis – Giresun Haber, Giresun Haberi, Karadeniz Haber, Giresunspor
reklam
Ali Osman KUFACI

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNDEN MARDİNLİ MEHMET (HEMO) GÖKDEMİR ANISINA

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNDEN MARDİNLİ MEHMET (HEMO) GÖKDEMİR ANISINA
Bu haber 03 Ağustos 2018 - 23:57 'de eklendi ve 5.598 kez görüntülendi.

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNDEN MARDİNLİ MEHMET (HEMO) GÖKDEMİR ANISINA

Beziman Hüso, nüfusta 70 gözükse de, ana yaşı seksendi. Saçında, yüzünde, teninde yılların yorgunluğu vardı. Pek az konuşur, sürekli bir şeyler düşünür, kimseye derdini anlatmazdı.  Hep susmasından, ona dilsiz anlamında “Beziman” lakabını takmışlardı. Bu sabah erkenden nereye gittiğini evdekilere söylemeden evden çıkmış, Kızıltepe’ye gelmişti.

Kızıltepe’nin varoşlarında, bir sokağa girdi. Sokakta koşuşturan, bağrışan, oynayan onlarca çocuk vardı. Beziman Hüso, karşıdaki evin merdivenlerine oturmuş, salya sümük ağlayan küçük çocuğa baktı. “Şu an ben de senin yerinde olsam. Ben de ağlayabilsem, ağladıkça atsam üzerimdeki bu yükü.” dedi içinden.

Yıllardır içine attığı, kimseye anlatamadığı, dilsizliğinin sebebi bu büyük pişmanlık, ağırlaştıkça ağırlaşmıştı. Adeta kötü huylu bir tümör gibi içinde yayılmış, her bir hücresini esir alan bir yaratığa dönüşmüştü. Beziman’ın yaşlı bedeni artık gittikçe ağırlaşan bu yükü taşıyamıyordu. Yaşadıklarını dışa vurmak, içindeki bu yaratığı söküp atmak istiyordu.

Yıllardır, aralıksız her gece, rüyasında, bembeyaz karların arasında Hemo’yu görüyordu. Hemo, eskimiş kaputuna sarılmış, hasta ve bitkin gözlerle: “Hüso gidiyor musun?” diyordu.

(HEMO’NUN KARDEŞİ ALİ GÖKDEMİR)

Beziman Hüso, içindeki bu yaratıktan kurtulmak için Kızıltepe’deydi. Aradığı evin avlusunun önünde durdu. Artık vakit gelmişti. Önce, kapıyı çalmaya cesaret edemedi. Geri dönmek için bir bahane aradı. Yoldan geçen bir çocuğa “Burası Hemo’nun evi mi?” diye sordu. Bir taraftan da kendi kendine “Allahım ne olur burası olmasın.” diyordu. Çocuk Hüso’ya baktı “Hemo? Hemo kimdir? Burası Ammo Ali’nin evidir.” dedi. Beziman Hüso “Ohh burası değilmiş, geri döneyim.” dedi. Caddeye doğru bir adım attı ki, içindeki yaratık geri dönmesine izin vermedi. Bu sefer önünden geçen adama “Burası Hemo’nun evi mi?” diye sordu. Adam yürüyüşünü bozmadan “Yok Burası Ali Dayı’nın evidir. Emme, Ali Dayı’nın bir kardeşi vardı, sanırsam onun adı Hemo’ydu” dedi ve yoluna devam etti.

Hüso’nun içindeki yaratık artık hükmedilemez bir hal aldı. Beziman Hüso’yu kapıyı bir an önce çalmaya zorluyordu. Kendi kendine “Acaba geri döndü mü? Burası gardaşınınsa, belki Hemo’nun evi de yandakidir.” dedi. Elleri, Hüso’nun vaz geçmesine imkan vermemek için, beyninden habersiz önünde durduğu kapıyı üç kere çaldı. Önce kapıyı açan olmadı. Kendi kendine “Kimse yok işte döneyim. Yok yok biraz daha bekleyeyim.” diye gel gitler yaşıyordu ki, bir genç kapıyı açtı. “Buyur emmi” dedi. Yaşlı Hüso “ben Hemo’yu arıyorum. Burası onun evi mi?” diye sordu. Genç “Emmi burası babam Ali’nin evidir.” dedi. Hüso, “Ali’nin Hemo diye bir kardeşi var mıydı?” diye sordu. Genç adam “Hemo diye bir emmim varmış, ama uzun yıllar önce askere gitmiş bir daha dönmemiş.” deyince, Beziman Hüso’nun beyni aniden durdu. Yıllardır içinde büyüttüğü pişmanlığını, aklının bir köşesinde, Hemo’nun geri dönmüş olabileceğine dair beslediği umutla zaptetmeye çalışıyordu. İçindeki pişmanlığın ağırlığını, bu umutla biraz olsun hafifletiyordu. Ancak Hemo’nun geri dönmediği gerçeği, içindeki pişmanlığı iyice azdırdı, ağırlaştırdı. Hüso bu ağırlığın altında ezildikçe ezildi. Artık hissetmediği bacaklarının üzerinde daha fazla duramadı, yere çöktü.

Genç adam, Beziman Hüso’yu yere düşmeden elinden tutarak avlunun içerisine taşıdı. Avlunun her yanı üzüm bağı ile kapatılmıştı, girişinde bir dut ağacı vardı. Avlunun sonunda, duvara yaslanmış derme çatma bir çardak bulunuyordu. Yaşlı bir adam ve bir kadın, yan yana çardakta oturuyorlardı. Beziman Hüso, yaşadığı ağır pişmanlığın verdiği şok ve takatsizlik nedeniyle parmağını dahi kımıldatamıyordu. Avlunun girişindeki ağacın altına toprağa çöktü. Bağdaş kurdu, sırtını ağaca yasladı. Kafası öne düştü.

Genç adamın, yüzüne sürdüğü kolonyanın etkisiyle biraz kendine gelir gibi oldu. Kafasını kaldırdığında, yine karların arasında yatan Hemo’yu gördü. Hemo hasta ve solgun gözlerle “Hüso gidiyor musun?” diyordu. Beziman Hüso, her bir saniyesini ezberlediği, dilsizliğinin, pişmanlığının sebebi bu sahneyi görmeye artık dayanamıyordu. Bu sahneyi hafızasından silip atmak istiyordu. Gözleri tekrar kapandı, kafası öne düştü.

Paniğe kapılmış ev halkının “Emmi, iyi misin” “Baba doktor çağıralım?” “Hele oğlum su getirin. Su verin adama.” sesleri arasında Beziman Hüso yavaş yavaş tekrar kendine geldi. Ev halkı etrafına toplanmıştı. Genç adam, yüzüne su vuruyor, Emmi iyi misin? diyordu. Beziman, çardakta oturan yaşlı adama baktı. Adamın, Hemo’nun ağabeyi Ali olduğunu tahmin etti.

Konuşmaya güç yetirebildiğini hissettiğinde söze başladı. “Adım Hüseyin, Babısordanım. Bana Beziman Hüso derler, Hemo’nun arkadaşıydım.” dedi. “Hemo” sözü duyulur duyulmaz, çardakta oturan yaşlı kadının gözlerinden sessiz sedasız iki damla yaş aktı. Yüreğinde duyduğu derin acı yüzüne vuruyordu. Bir süre derin bir sessizlik oldu. Belli ki ev halkı için “Hemo” adı büyük bir acı anlamına geliyordu. Sonra, Yaşlı kadın ağlamaklı ve kısık bir sesle “Hemo benim ağabeyimdir. Beni çok severdi. Beni herkesten korur, kimseye, bana laf ettirmezdi. Seferbirlikten sonra kendisinden hiç bir haber alamadık.” diye söze başladı. “Ağabeyimin arkadaşı bizim başımızın tacıdır. Sen hoş gelmişsen.” dedi.

Sonra birden hem kadının hem de diğer ev halkının içinde küçük bir kıvılcım çaktı. Hepsi birden “Acaba Hemo sağ mı?, Arkadaşı bize ondan haber mi getirdi?” diye umutlandı. Yaşlı kadın bu sefer biraz endişe, biraz acı, ama biraz da umut barındıran bir sesle “Yoksa sen ağabeyimden bir haber mi getirdin?” dedi.

(HEMO’NUN KARDEŞİ ALİ’NİN OĞLU HEMO GÖKDEMİR)

O an, 50 yıllık bir pişmanlığın tonlarca ağırlığı altında ezilen Beziman  Hüso “Ben Hemo’nun askerden arkadaşıyım.” dedi, ama devamını getiremedi. Diyeceklerini kelimelere döküp, söyleyemiyordu. Ev halkı Beziman’ın konuşamamasından, Hemo’nun sağ olmadığını anlamıştı.

Başında puşisi, sekseni devirdiği yüzündeki kırışıklıklardan belli, ak sakallı Ali, elindeki tesbihi bırakarak, oğlu olan genç adama döndü ve “Mahmut hele bir sofra kurun, çay yapın, su getirin. Ne bakıyorsunuz.” dedi. Sonra Hüso’ya bakarak “Hele hoşgelmişsen, sefa gelmişsen, ben Hemo’nun ağabeyiyim, adım Ali’dir. bu oğlum Mahmut, bu da bacım Alya’dır. Hemo bizim en yiğit, en mert kardeşimizdi. O zamanlar Kızıltepe’nin bütün gençleri onu sever sayardı. Askerde Sarıkamış’a gittiğini duyduk, ondan sonra hiç bir haber alamadık. Hele sen bir anlat bize gardaşımızdan bir haber mi getirdin?”

Beziman Hüso biraz daha vakit kazanmak adına “Ben Hemo ile askerde beraberdim.” diye tekrarladı. Ve sonra  her şeyi bir bir anlatmaya başladı:

Cihan Harbi çıkınca seferbirlik ilan edildi. Ben daha 17 yaşındaydım. Köye zabitler geldi. Eli silah tutan her yaştaki  erkekleri askere alıyorlardı. Beni de aldılar. Bizi önce Mardin’de topladılar. Yaklaşık 50 kişi vardık. Hemo’da oradaydı. Ama ilk önce onunla hiç konuşamadık. Aynı gün hemen yola çıktık. Cepheye gittiğimizi biliyorduk ama nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Araç veya binek yoktu. Üzerimizde, köyde giydiğimiz günlük kıyafetlerimiz vardı. İki günlük yürüyüşten sonra Diyarbakır’a vardık. Orada başka yerlerden gelen diğer askerlere dahil olduk. Burada eğleşmeden hemen yola devam ettik. On, on beş günlük yürüyüşün ardından Erzincan’a vardık. Burası eğitim merkeziydi. Bizleri taburlara, bölüklere, mangalara ayırdılar. Bize birer kaput ve başlık verdiler. Ayaklarımızda kendi ayakkabılarımız vardı.

(HEMO’NUN KARDEŞİ ALİ’NİN OĞLU MAHMUT GÖKDEMİR)

Erzincan’a vardığımızda kasımın ortası ya da sonlarıydı. Hava çok soğuktu. Derme çatma çadırlarda beş altı kişi birlikte kalıyorduk. Yeterli yiyecek, giyecek yoktu. Hemo ile ilk Erzincan’da konuşabildim. Aslında buraya kadar beraber gelmiştik ama aynı mangaya düşünce tanışabildik. Bundan sonra her dakikamız birlikte geçti. Aynı çadırda kalıyorduk. Hemo mert, dürüst biriydi. Yüreğinde bir damla bulanık su yoktu. Yiyeceğini, içeceğini her şeyini paylaşırdı. Çok cesurdu, hiç bir şeyden korkmazdı.

Erzincan’da bir aya yakın kaldık. Eğitim tamamlanınca, Erzincan’dan Erzurum’a hareket ettik. Erzurum’a da yürüyerek gittik. Ancak bu kez çok zorlandık. Çünkü artık kara kışın tam ortasındaydık.. Her yer bembeyaz karla kaplıydı. Soğuk kasıp kavuruyordu. Geceleri -20 -30 lara varan bir kara soğuk vardı. Ayrıca herkes açtı. Bizlere açlıktan ölmeyecek kadar, çok az bir kumanya veriliyordu.

Yeterli binek hayvanı olmadığından kendi eşyalarımızla birlikte, birliğin silah ve mühimmatını da biz taşıyorduk. Yeterli giyecek yoktu. Ordunun bize verdiği sadece bir kaput ve bir de başlık vardı. Diğer kıyafetler bizim evden çıkarken üzerimizde bulunan kıyafetlerdi. Yetmediği için kaput alamayan hala sivil kıyafetini giyenler de vardı.

Erzurumda 3.Orduya dahil olduk. Karargaha yakın bir bölgede çadır kurup bir gece kaldık. Ertesi gün harekat emri geldi. Yola çıkmadan önce bir paşa geldi ve bize  Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarığınızın, sırtınızda paltonuzun olmadığını da gördüm. Lakin karşınızdaki düşman, sizden korkuyor. Yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceğiz. Siz orada her türlü nimete kavuşacaksınız. Âlem-i İslam’ın bütün ümidi, sizin son bir himmetinize bakıyor.” diye seslendi. Sonradan bu paşanın Enver Paşa olduğunu, Kafkasya dedikleri yere bizi göndereceklerini öğrendik.

Harekat emriyle birlikte cepheye doğru yürüyüşümüz başladı. Yaklaşık bir aydır, dondurucu soğuğun kasıp kavurduğu, adam boyu karla kaplı bu bölgede idik. Üstelik Mardin’den çıktık çıkalı belki de iki aydır üzerimizde aynı elbise vardı. Bu süre boyunca doğru dürüst yıkanamadık, elbiselerimizi yıkayamadık.

Yürüyüş devam ederken bit salgını başladı. Arada bir durduğumuzda bedenimizdeki kıyafetlerimizdeki bitleri ellerimizle öldürmeye çalışıyorduk. Bazen bitleri donarak öldürmek için elbiselerimi ıslatıp karın üzerine bırakıyordum. Ancak elbiseleri yeniden giyince bu sefer yumurtalar tenimin sıcaklığı ile tekrar canlanlanıyordu. Bit belasından zabitler bile etkileniyordu.  Bir seferinde zabitlerden birinin yanında taşıdığı kaşığın sapını ateşte kızdırarak, elbisesinin dikiş yerlerine tutup, burada yuvalanmış olan sirkeleri yok etmeye çalıştığını gördüm. Ama her tarafımızı saran bu bit belası öldürmekle bitmiyordu.

Bitlenme ile birlikte bir süre sonra tifüs salgını baş gösterdi. Sadece bizde değil halk arasında da tifüs yayıldı. Zaten soğuktan ve besinsizlikten güçsüz düşmüş pek çok asker ve köylü, tifüs yüzünden öldü. Ancak bünyesi kuvvetli olanlar ile Allah’ın sevgili kulu olup, az bir mikropla   hastalananlar kurtulabiliyordu. Mardin’den gelen bizler pek hasta olmadık.

Ancak tifüsten başka bir de kara kış belası vardı. Güçsüz düşen tifüs olmasa bile donarak ölüyordu. Zaman zaman yollarda geçtiğimiz köylerde gömülememiş ölü bedenlere rastlıyorduk. Bir keresinde bir köyde durduk, soğuktan sığınacak bir yer arıyorduk. Köyün en sonunda terk edilmiş olduğu anlaşılan yıkık dökük evlerinden birisinden içeri girdim. Üst üste konulmuş ölü bedenler gördüm. Soğuktan taş kesilmişlerdi. Soğuğun tek iyi tarafı ölüler uzun süre kokmuyor, çürümüyordu. Sonradan, soğuktan toprağın beton gibi olduğunu kazma kürekle kazmanın imkansız olduğunu öğrendim. Her yer karla kaplı olduğundan, toprağı hiç görememiştim. O günlerde toprağın soğuktan donmuş olduğu hiç aklıma gelmemişti. İnsanlar soğuktan ölülerini bile gömemiyorlardı. Bizde ise sıcaktan cenazeyi bir saat bile bekletmek hoş karşılanmıyordu. Buraları bize çok yabancı idi. Hayatımda böyle soğuk, böyle kar görmedim.

Firar eden askerlerin sayısı da günden güne artıyordu. Firar edenlerden tifüs kapmış olanlar mikrobu gittikleri yerlere taşıyorlardı. Böylece tifüs Anadolu içlerine de yayılıyordu.

Bu şartlar altında Tortum – Oltu üzerinden yürümeye devam ettik. Allahuekber dağlarını aşıp Sarıkamış’a ulaşmayı planlıyorduk.

Yürüyüş birer ikişerli kollardan sesizce sürüyordu. Yürüyüş kollarının başlarında yolu bilen kıdemli askerler vardı. Bir süre sonra yerleşim yerlerini geçip dağa doğru devam ettik. Yorgun ve güçsüz düşmüştük. Dik bir yamaçta yol alırken keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. Görüş mesafesi bir iki metreye kadar düştü. Kimsenin kimseye yardım etme imkânı kalmadı. Bir süre sonra tipi durdu. Yürümeye devam ettik. Zemin çok kaygandı. Bu sırada arkalardan bir bağrışma duyuldu. Herkes olduğu yerde durdu. Hemo benim önümdeydi. Arkaya döndüğümüzde, Yemen’li Abbas gözümüzün önünde vadiden aşağı kayarak, sisin dumanın arasında kayboldu. Görüş mesafesi on metreden azdı. Yürüyüş kolunun en önündeki çavuş “kimse sağa sola dönmesin, ileri yürümeye devam edin” dedi. Başkasının da vadiye aşağı kaymasından korkuyordu. O an bütün tabur ne yapacağımızı şaşırdık. Arkadaşımızı orada bırakmak kimsenin içine sinmiyordu ama sonu görünmeyen vadiye inmeye de kimse cesaret edemiyordu. Ve yürümeye başladık ki Hemo çavuşa bağırdı. “Komutanım ben aşağı inip onu alabilirim.” dedi. Çavuş “Sakın ha, vadinin ucu bucağı belli değil, kardan buzdan aşağı ineyim derken sen de kayar gidersin. Yürümeye devam et” dedi.

Hemo çok cesurdu. Kimseyi yarı yolda bırakmazdı. Sırtındaki çantasını bana uzattı. “Ben aşağı iniyorum. gelince alırım” dedi. Sonra yüksek sesle “Komutanım ben gidiyorum” dedi. Çavuşun cevabını beklemeden  sırt üstü yatarak tüfeğini kara batıra batıra yavaş yavaş aşağı doğru kaymaya başladı. Bunu gören çavuş “Allah Belanı versin. Donacaksın oralarda. Ne halin varsa gör.” dedi. Sonra tekrar bağırdı. “Hemo bana bak”. Hemo tam gözden kabolacakken tüfeğinin sapını kara sapladı ve durdu. Kafasını kaldırıp çavuşa baktı. Çavuş “üç saat sonra ileride bir düzlük var. orada seni bekleyeceğiz. En fazla yarım saat beklerim.” dedi. Hemo kafasını indirip tekrar yavaş yavaş kaymaya devam etti ve gözden kayboldu. Çavuş “İnşallah duymuştur, Allah’ın belası” dedi. Tekrar yürü emrini verdi. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Hemo’ya dur bile diyemeden, Hemo yapacağını yapmıştı. Çantasını benimkinin üzerine sırtlandım ve yürümeye devam ettim. Yaklaşık dört saat bu dik yamaca paralel yürüdük. Sonra dar bir düzlüğe ulaştık. Çavuş yarım saat istirahat verdi. herkes olduğu yerde çöktü ama bütün gözler, geldiğimiz yönde Hemo ve Abbas’ı arıyordu. Yarım saat sonra çavuş artık yürümemiz lazım dedi. Hava çok soğuktu on beş dakika hareketsizlikten sonra vücut uyuşmaya başlıyordu. Eğer yürüyüşe başlamazsak donabilirdik. Ama kimse gitmek istemiyordu. Çavuş “ayağa kalkın, yürüyün” dedi. istemeye istemeye ayaklandık, yüzümüzü Sarıkamış tarafına doğru çevirdik, yürümeye başladık ki taburun arkasından birisi bağırdı “Geliyorlar. geliyorlar.” O an aşağıya doğru baktığımda Abbas’ın sağ kolunu omzuna atmış sürükleye sürükleye yukarı doğru getiren Hemo’yu gördüm. Hemen ben ve üç kişi onlara doğru koşarak, ben Hemo’yu diğerleri Abbası sırtlandık, düzlüğe doğru çıkardık. Hemo kan ter içerisinde kalmıştı. Yorgunluktan bitik durumdaydı. Hemen üstündeki ıslak çamaşırları çıkardım ve benim kıyafetlerimi Hemo’ya giydirdim. Onun ıslak çamaşırlarını da ben giydim. Terden ıslanmış kıyafet pek çok askerin donmasına neden oluyordu.

Hemo, Abbas’ı vadinin sonunda bir kayalıkta bulmuş, bilinci yerinde değilmiş, beş dakika daha geç kalsa donacakmış. Hemen elini kolunu hareket ettirmiş ve ayağa kaldırmış, buraya kadar zor şer getirmiş. İşte böyle Hemo çok cesurdu. Yol boyu böyle bir çok kimseye yardım etti.

Alllahuekber dağlarını aşıp Beyköy denilen yerde bir süre durduk, sonra Sarıkamış’a çok yakın bir yere mevzilendik. Henüz düşmana tek mermi atmadan taburun yarısından çoğu soğuktan, açlıktan, tifüsten bu şekilde şehit olmuştu.

Yiyecek kıtlığı vardı. Hayvanlar dahi yiyecek bulamıyordu. İçme suyu da yoktu. Karları ısıtarak veya ağzımızda eriterek su ihtiyacımızı gideriyorduk. Yeterli kesici alet olmadığından ancak ince dalları keserek küçük ateşler yakabiliyorduk.

Geceleri buz gibi çadırlarda yatıyorduk, gündüzleri ise akşama kadar kazma kürekle siper kazmaya çalışıyorduk ama donmuş toprağa kazma kürek işlemiyordu. Ellimizde sadece bir kaç kazma kürek vardı. Aşırı yorgunluk ve açlık-soğuk çekilmez duruma gelmişti. Bir de sis ve duman hiç eksik olmuyordu. Sis ve duman sebebiyle pek çok asker yolunu kaybetmiş, kaybolmuştu.

Ocağın başlarıydı galiba geri çekil emri geldi. Taburdan geriye ne kaldıysa toparlandık ve Sarıkamış’ın etrafını dolanarak Horasan üzerinden geri dönmek üzere yola koyulduk. Geri dönüş yolunda da yine aynı çileler, sıkıntılar bizi bekliyordu. Dağları aşıp, Horasan’ı geçip, Köprüköy’e vardık. Oradan Hasankale’ye doğru yola koyulduk. Ancak ben artık tükenmiş bir vaziyetteydim. Baş ağrısı, titreme, halsizlik daha fazla devam edemedim. Ormanlık alanda bir geçiş noktasında, olduğum yerde yığıldım. Herkes takatsiz vaziyetteydi. Taburda binek veya araba yoktu. Kimse kimseyi taşıyacak durumda değildi. Çavuş bana baktı ve bu tifüs başlangıcı, bu halde yürüyemezsin, sana şu çamın altına bir yer yapalım, arkadan Başköy hattından bir bölük bu yoldan geçecek. İki gün dayan, burda olurlar. Onlar cepheden geldikleri için Sıhhiye ve ilaçları da vardır.” dedi. Ben cevap bile veremedim. Ama aslında arkadan kimsenin gelmediğini, ölümün bana çok yakın olduğunu, çavuşun benden ümidi kestiğini düşündüm. Nispeten korunaklı bir ağaç kovuğuna bana derme çatma yarım çadırdan bir yer yaptılar. Biraz yiyecek bıraktılar. Ben yatar vaziyette taburun ayrılışını izledim. Yaklaşık yüz yüzelli metre gittiler ki taburdan biri ayrılarak bana doğru gelmeye başladı. Yüzünü tam göremesem de ben Hemo olduğuna emindim. Hemo beni burda yalnız bırakmazdı. Evet gelen asker Hemo’ydu. Seni tek başına bırakamadım. iki güne toparlanırsın gelen taburla birlikte biz de Erzurum’a döneriz” dedi. İçimden çok seviniyordum, ama Hemo ya gitmesini, aslında arkadan başka bir taburun gelmediğini, çavuşun beni üzmemek için böyle söylediğini anlattım. Ama Hemo hem yiğit hem de çok temiz kalpliydi. Çavuşun böyle bir yalan söyleyeceğine inanmadı, beni de yalnız bırakmadı. Aslında Hemo da çok kötü durumda idi. Yüzünün rengi o kadar soluktu ki, çok yakında onun da hasta olacağını anladım. Belki de o da hasta idi ama belli etmek istemiyordu.

Bizim tabur ayrıldıktan bir gün sonra, akşama doğru, karşı tepeden bize doğru gelen 9-10 kişilik bir asker gurubu gördük. Çavuş bunu bilerek mi söyledi, yoksa yalanı mı tuttu bilmiyorum. Gelenler cephe hattından dönüyorlarmış. Yanlarında hakladıkları Ruslardan ele geçirdikleri ilaç da varmış. Bize ilaç ve biraz da yiyecek bıraktılar. Ben iki üç gün, yüksek ateş, baş ağrısı, halsizlikle yattım. Hemo bana ilaç verdi, yedirdi. Bu üç gün hiç yanımdan ayrılmadı. Üçüncü günün akşamına biraz kendime geldim. Ertesi gün ayağa kalkabileceğimi hissediyordum. Ancak ne yiyecek ne de içecek hiç bir şey kalmamıştı. Sabaha yola düşeriz diye düşünürken, yandaki ağaca sırtını vermiş başı öne düşmüş Hemo’nun hareket etmediğini farkettim. Önce donduğunu zannettim. Yattığım yerden doğruldum ve başını elimle yukarı kaldırdım. Hemo ateşler içerisinde yanıyordu. Hemen kendi yattığım yere Hemo yu yatırdım. üzerindeki kıyafetleri biraz gevşettim. Bir süre sonra titremeye başladı. O da Tifüs e yakalanmıştı. Ancak dediğim gibi bırak ilacı ne yiyecek, ne de içecek bir şey kalmıştı.

O gece sürekli vahşi hayvanların ulumalarını duydum. Başka askerlerin gelmesi için dua ettim. Ancak ne gelen vardı ne de giden. Bu şekilde soğuk ve açlığa dayanmamız mümkün değildi. Ateş yakacak evzamız dahi yoktu. Hemo’yu sırtımda taşısam diye düşündüm ancak ben tifüsü henüz tam atlatamamıştım. Yol uzun, dağlık ve karlı idi. Ne yapacağımı bilemedim. Sabah gün ağırdığında Hemo’yu kontrol ettim. Gözleri kapalı, hiç bir tepki vermiyordu. Ateşi düşmemişti. Ben daha 17 yaşındaydım. Ne yapacağımı bilemedim. Bir karar vermek zorundaydım. Ya ikimizde orada ölecektik. Ya da… bilemedim, ne yapacağımı bilemedim….

O an 80 yaşındaki Beziman Hüso bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ev halkının yüzündeki ifade hüzünden, öfkeye dönüşmüştü. Çardakta oturan Hemo’nun kardeşleri Ali ve Alya, Hüso’ya artık büyük bir nefretle bakıyordu. Alya’nın gözündeki yaşlar dinmek bilmiyordu.

Ömründe hiç bu kadar konuşmamış Beziman Hüso devam etmeye çalıştı.

“Ne ilaç, ne yiyecek kalmıştı. Soğuk, açlık hat safhadaydı. Ben daha tam olarak kendime gelememiştim. Daha tifüs tam geçmemişti. Daha 17 yaşındaydım. Ne yapacağımı bilemedim. Bir karar vermek zorundaydım. Yoksa ikimiz de orada ölecektik.”

Hüso bu evde artık istenilmediğini anladı. Hikayenin sonunun gelmemesine rağmen,  gitme vakti gelmişti. Fakat içindeki pişmanlık bir gram hafiflememişti. Anlattıkları ne kendisine ne de Hemo’nun ailesine bir fayda sağlamadı. İçindeki bu tümörü temizleyebilmek için sözlerinin sonunu getirmeliydi. Ev halkının tepkisine aldırmadı ve sözlerine devam etti.

“Hemo’yu iyice sardım. Kalan bütün kıyafetleri üzerime geçirdim. Elime dayanabileceğim bir sopa aldım. İleri doğru bir adım attım ve son bir kez arkaya dönüp Hemo’ya baktım. Hemo bütün hasta haline rağmen olacakları anlamış olacak ki kafasını kaldırmış bana bakıyordu. “Hüso gidiyor musun.” dedi ve kafası yere düştü.

Hiç bir şey söyleyemedim. Elimdeki sopaya dayanarak tekrar ileri doğru bir adım attım. Hava kararana kadar bu şekilde sürüne sürüne yürüdüm. Hava kararınca kendime ağaç kovuğunda bir yer buldum. Geceyi burda geçirip, sabah erkenden yine sürüne sürüne yürüdüm. Bu şekilde Hasankale Merkeze vardım orada askeri birliğe ulaştım.

İkimiz de ölecektik. Anlıyorsunuz değil mi? Eğer Hemo’yla kalsaydım ikimiz de ölecektik.”

Ev halkı daha da öfkeliydi. Alya üzüntüden, ağlamaktan bitap düşmüştü. Beziman Hüso bir an içindeki ağırlığın bir nebze hafiflediğini hissetti. Ancak bu his bir kaç saniye bile sürmedi. İçinde hala 50 yıllık ağır bir pişmanlık yaşıyordu. Üstelik bu sefer Hemo’nun kız kardeşi Alya’nın üzüntüsü ve nefreti de bu pişmanlığın üzerine bindi.

Hüso buraya gelirken içindeki bu ağırlığın, pişmanlığın biteceğini umuyordu. Ama şimdi pişmanlığı daha da artmış, içindeki ağırlık daha da büyümüştü. Güçlükle ayağa kalktı. Kapıya doğru yöneldi. Kalbi on kat hızlı atıyor, soğuk soğuk terliyordu. Güç bela kapının kolunu buldu, kapıyı açtı, dışarı adımını attı ve arkasından hızlıca kapıyı kapattı. Kafasını kaldırıp ileri doğru baktı. Bembeyaz karların arasında yine Hemo’yu gördü. Hemo, eskimiş kaputuna sarılmış, hasta ve bitkin gözlerle: “Hüso gidiyor musun?” dedi….

Yaşanmış bir olaydan esinlenilerek yazılmıştır.

Av.Ali Osman KUFACI-Temmuz 2018

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
1 ADET YORUM YAPILDI
Sedat Gökdemir 4 Ağustos 2018 / 17:29 Cevapla

Dedemin kardeşi Mehmet(Hemo)Sarıkamış Cephesinden geri dönemedi.Dedem onun ismini yaşatmak için en büyük oğluna Mehmet(Hemo) ismini verdi.Sevgili arkadaşım Ali Osman Kufacı’ya anlatmıştım, güzel kalemi ile hikayeleştirmiş.Çok duygulandım,çok teşekkür ederim.Ayrıca Giresun Havadis yayıncısı Sevgili Erdal ve tüm Giresunlulara teşekkür ederim.. Av.Sedat Gökdemir

sanalbasin.com üyesidir
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA